Çerkes Din Adamı- Mütefekkirler ve Cevdet Said
Bu çalışma, 12
asırdan günümüze Çerkes/Adiğelerin İslamlaşmasının xeku ve xexeste yaşayan
Çerkeslerin yaşam pratikleri ve düşünce dünyalarında nasıl yer aldığı ve bunun
Çerkes din adamı tipolojisinde Zahid El-Kevseri(1879-1952), Ademey Hafız Ali
(1891- 1976), Kip Selahaddin(1930-2013) ve Cevdet Said(1931-2022) gibi
şahsiyetlerin izleğinde günümüze kadar gelen sürecin linguistik, sosyolojik,
sosyopolitik ve sosyoekonomik yönleri ile ele alınması çabasına
yoğunlaşmaktadır. Ayrıca çalışmada Çerkeslerin İslamlaşmasının, yani
Müslümanların onların toplumsal yapılarında oluşturduğu değişim , dönüşüm ve
yansımalarının ne gibi sonuçlar doğurduğuna, günümüze nasıl ulaştığına
değinilmektedir.
Çerkeslerin,
Çerkesya’da İslam dini ile ilk temasları Hz. Osman döneminde olmuş XII. Asırda
da müslümanlaşma gerçekleşmiştir (Bilge 2020: 287-290). Ancak en yoğun
müslümanlaşma XVI. Asrın son çeyreğinde Anapa Kalesi’ne gönderilen Ferah Ali
Paşa’nın kişisel gayretleri ile Abzeh ve Şapsığlarda yoğunluk
kazanmıştır(Asmaz, 1991). Çerkesler Müslümanlaşma akabinde kısa sürede kendi
din adamlarını yetiştirmeye de başlamışlardır. Toplumsal din algısının
inşasında iki ayrı kaynaktan beslenilmiştir. Bunlar Mısır’daki El-Ezher
Üniversitesi ve İslam’ı kabul eden komşu ülkelerdeki dini eğitim kurumlarıdır.
Ancak xeku ve xexesteki Çerkesler daha çok 1250’den II. Dünya Savaşı’na kadar
El-Ezher’e din âlimi yetiştirme amaçlı sürekli öğrenci göndermişlerdir.
El-Ezher’i
yani Mısır’ı tercih etmelerinin nedeni, dönemin ve günümüzün en büyük din
eğitimi kurumu olmasının yanı sıra, Çerkeslerin Mısır’da kurduğu devletlerin
(Memlük) sultanlıkları olarak 250 yıl, beylikler olarak da 500 yıl olmak üzere
toplam 750 yıllık hükümranlıklarıdır (Yiğit, 2004: 90-97). Bu dönemde
Çerkeslerin bilim ve eğitime verdikleri önemin nişanesi olarak, 1384 yılında
Memlük sultanı el-Melikü’z-Zâhir Berkuk’un Berkukiye Medresesine “Veliyyuddin”
ünvanı verdiği İbn Haldun’u atamasını ve İbn Haldun’un o kurumda 24 yıl görev
yapmasını gösterebiliriz (Uludağ, 1999: 538-543).
Ayrıca
El-Ezher’deki dînî eğitim -günümüzde birçok İslam ülkesinin ya da ülkesinde
yoğun Müslüman nüfusa sahip ülkelerin yaptığı gibi salt bir ulus, halk ya da
dilin kültürel eğilimini diğer İslam’ı seçmiş halk, toplum ya da ülkelere
dayatma tarzında değildi. Zira El-Ezher’deki anlayış, dünya üzerindeki diğer
halk ve milletlerin kendi norm, değer, davranış, düşünüş tarzlarına
hassasiyetle yaklaşarak onları bir zenginlik olarak kabul etmekteydi.
El-Ezher’deki dînî eğitim-öğretim sistemindeki bireyin kendi yerel, kültür,
dil, gelenek-görenek ve norm değerlerine yabancılaşması söz konusu değildi.
Tersine onlarla İslam arasında oydaşma sağlayabileceği bir düşünsel dünya
kurarak yetişmesi mümkündü. El-Ezher Üniversitesi Şeriat Fakültesi başka
ülkelerden gelen öğrencilere hoca tayin ve taksiminde söz konusu öğrencinin
kendi milliyetinden hocaların eğitim vermesini sağlayan bir öğretim kadrosuna
sahipti. Böylelikle El-Ezher’e gelen Boşnak öğrencinin Boşnak hocadan, Kürt
öğrencinin Kürt hocadan, Çerkes öğrencinin de Çerkes hocadan eğitim alabilmesi
söz konusuydu. Böylelikle El-Ezher'de yetişen bir din âlimi kendi
gelenekleriyle barışık ve oydaşık halde eğitim almaktaydı.
El-Ezher'de
okuyan Çerkeslerden, bu özelliği içselleştirmeyen çok az öğrenci çıkmıştır.
Çalışmamıza konu ettiğimiz Çerkes din adamlarının Kip Selahaddin dışındaki
diğer üçü El-Ezher'de eğitim görmüştür. Kip Selahaddin de El-Ezher mezunu, o
ekolden gelen Uzunyaylalı hocalar tarafından yetiştirilmiştir.
İslamlaşma yani Müslümanlık, Çerkeslere bir taraftan daha
Çerkesya'daki yaşama, barınma imkânlarını yok edecek Rusların vahşi askerî
uygulamalarına bahane kapıları aralarken diğer taraftan Osmanlı'ya sürgünleri
sonrasında da iskân edildikleri coğrafyalarda sahip oldukları Çerkesçe (dil), Xabze-gelenek,
görenek, kültürel pratikler ile bunların gelecek nesillere aktarımında ve
süreğenliğinde avantaj ve dezavantajlar getirdiği görülmektedir. Bir başka
ifade ile Çerkeslerin Müslümanlaşması, onların, o dönemki dünya sahnesinde
Osmanlı İmparatorluğu'nun konumu, Osmanlı'nın Rusya, İngiltere ve diğer egemen
ülkeler arasında yaşadığı askerî, siyasî, ekonomik, sosyal ve politik sorunlar
ve arazlardan doğan ve doğacak sorunların da direkt muhatabı, faturasını
ödeyecek halklardan biri olmasına yol açmıştır. Dahası Çerkeslerin gelecekte
maruz bırakılacakları demografik, coğrafik felaketler, sürgün, soykırım ve
zorla yerinden edilmeyi de gerektirecek tarihsel trajik süreç içerisinde
Osmanlı-Rus-İngiliz üçgeninde biçilen "kurban" rolünü de belirgin
kılmıştır (Karkın, 2021: 123).
Çerkeslerdeki
Çerkes/Adiğe xabzesinin (Адыгэ хабзэ) gücü ve onun kontrol ve denetimindeki
toplumsal tabakalaşması, bu tabakalaşmanın oluşturduğu ahenk içerisindeki
yönetim biçiminden kaynaklanan güçle onların asırlarca ayakta kalmalarını,
sosyal, ekonomik, ticarî, politik ve kültürel açıdan gelişimlerinin önünü açan,
onları askerî açıdan güçlü ve dirençli kılarak yine asırlarca diğer halk ve
ülkelerden gelen saldırı ve işgal girişimlerine karşı koruyan en büyük
etkenlerden biridir. Çerkesler karşısında sürekli bozguna uğrayan Rus Çarları,
Çerkesleri yenilmez kılan bu yapının Rusya lehinde tahribine yoğunlaşmışlardır.
Tabii ki bu kolay olmamış, birkaç asır sürmüştür.
Dişek
Muhammed'e göre (Дыщэк I, 1984) Rus Çarları sürekli Moskova'dan gezgin kılığında
Çerkesya'yı, Çerkesleri analiz etmek için bilim insanları yollamışlardır. Bu
yollananların çoğu Çerkesya'yı görüp Çerkesleri tanıdıktan sonra esas
görevlerini bir kenara bırakarak Çerkesya'ya yerleşmeyi, onlardan biri olarak
yaşamayı seçmişlerdir. İçlerinden bir kadın araştırmacıya göre Çerkeslerin en
güçlü yönleri; xabzenin etkinliği, küçük birimlerden oluşan hareket kabiliyeti
yüksek, Çar'ın düzenli ordularını sürekli hezimete uğratan askerî güç ve
toplumsal tabakalaşmadaki ahenk ile bunun Çerkes toplumuna kattığı refah ve
huzurdur.
Bu
güçlü yönlerin bertaraf edilmesinde din ile oydaşma sağlayan xabzenin üzerinden
Rus Çarlarının çıkarlarını önceleyen dinî anlayışlar edilmiştir. Akabinde bu
anlayışları yerleşik kılacak, halk nezdinde güçlü din adamlarının kendi
taraflarına çekilmesi ve onların ikamesi sağlanmıştır. Aynı zamanda
Çerkeslerin, sayıca az askerî güçlerinin birleştirilerek düzenli orduya
dönüşmelerini sağlamak ve asimetrik güçlerin mücadelesinde Çerkeslerin her
seferinde başarısız, Çar ordularının da başarılı olmasının mutlak kılınması söz
konusu olmuştur. Çerkeslerin en çok yiğit/savaşçı kaybına yol açan ise mevcut
toplumsal tabakalaşmada tabakalar arası mücadeleler tesis ederek -Ferzepe,
Bzeyiko gibi- iç çatışmalarda Çerkeslerin her açıdan zayıflamalarını sağlamak
olmuştur.
Çerkes din âlimlerini ele alırken
yukarıda saydığımız tarihsel olguları göz önünde bulundurmak zorundayız. Aksi
halde onları sağlıklı bir şekilde değerlendirmiş olmayız. Bu çalışmada yazar,
Zahid El-Kevseri'yi hakkında yazılan tezler üzerinden, Adamey Hafız'ı
çocukluğunda tanıması ve kendi kişisel araştırmaları ile hakkında
yazılanlardan, Kip Selahaddin ve Cevdet Said'i ise kendileriyle söyleşme imkânı
bulması yanında, yine onlar hakkında yazılan tezler ve makaleler üzerinden
değerlendirecektir.
Muhammed Zahid El-Kevseri; xekudan
sürgün edilen bir ailenin ferdi olarak Düzce'de 1879 yılında dünyaya gelmiş,
İstanbul ve Mısır'da akademik yaşamını sürdürmüş, Türkiye'de 23, Mısır'da da 31
olmak üzere 54 eser kaleme almış önemli bir İslam âlimidir (Özafşar, 1989:
58-62). El-Kevseri'yi diğer âlimlerden ayıran en önemli vasıf; fıkhî
meselelerde hadisleri ele alırken "aklîlik", "nedensellik"
ve "ideal"den hareket etmesidir (Özafşar, 1989: 229-231). Yine ona
göre ilim-din ilişkisinde bilimsel ilerleme beşerî hayat kurallarına göre
olmalıdır (Ünver, 2011: 69). El-Kevseri'nin bir diğer özelliği; zahirî ve
bâtınî ilimleri birlikte tahsil etmiş olmasıdır (Çayıroğlu, 2008). Bir diğer
önemli vasfı da "sahip olunan İslâmî ya da pozitif bilimlerden hâsıl bilgi
ve otoriteyi geçim kaynağı ve dünyevî bir gayeye ulaşmak için basamak olarak
görmemesidir ki bu da gençlere rol model olabilecek bir şahsiyet örneğidir
(Sarı, 2020: 115)".
Cevdet
Said, xekudan sürgün edilerek Suriye'nin Golan Tepeleri'nde, Acem Köyü'nde
iskân edilen bir Çerkes ailede, 1931 yılında dünyaya geldi. Cevdet Said 12 eser
geride bıraktı. Bunların çoğu Türkçeye çevrilerek yayımlandı. Cevdet Said'in
İslâmî görüşlerinde "İslam" kelimesi yerine "Çerkes"
kelimesi konduğunda aslında tespitlerinin sadece İslam dünyasını değil, mevcut
günümüz Çerkeslerinin sorunlarını da tarif ettiği kolaylıkla görülebilir. Ona
göre "Son üç yüzyılda Çerkesler kullanılabilir, yönlendirilebilir ve
yönetilebilir hale gelmişlerdir. Dünya, diğer halklar için olduğu gibi
Çerkeslerin de isteklerini yerine getirmek için vardır ve bu gerçekleşmiyorsa
egemenlerin suçu değil, biz Çerkeslerin hatasıdır (Çelik, 2017: 31)."
Said'e göre "Çerkeslerin kendine gelebilmeleri Kur'an, sünnet ve xabze ile
kuracakları oydaşmayı inşa edecek Çerkes toplumuna münhasır bir yaklaşımda
bulunmalarıyla mümkündür (Çelik, 2017: 34)." Yazarın Cevdet Said'le
görüşmesinde tanık olduğu gibi kendisi Çerkesçeyi çok güzel konuşabilen, Çerkes
gibi düşünen, Çerkesçe şiir duymaktan keyif alan, hoş sohbet bir insandır.
Çerkeslerin toplumsal durumunu makro düzeyde ele alıp sorunlarına çözüm
bulabilen bir yaklaşımı vardır. "Geleneksel Çerkes yaşam pratiğinde hoşnut
olmadığınız bir fiil var mı? Varsa nedir?" sorusunu, Çerkes toplumunda
mevcut olan "kız kaçırma" fiiline istinaden, bir kızın ya da kadının
kendi rızası dışında zorla, cebren kaçırılmasını onaylamadığını belirterek
yanıtlamıştır.
Cevdet
Said İslam dinini konu itibarıyla; inanç esasları, ibadet esasları ve
toplumlardaki sosyal ilişkiler olarak ele alır (Çelik, 2017: 34-35). Cevdet
Said'e göre İslâm'ı tebliğ konusunda Müslümanların bulundukları toplum
karşısındaki tutumları, Çerkeslerin Çerkes dili, kültürü ve Adığe olma durumu
ile bunları genç nesillere aktarımında yaşadığı zafiyetlerle birebir benzerlik
göstermektedir. Şöyle ki; bir grup, Çerkesliğini inkâr etmek, onu yok sayıp
uzaklaşmak için düşünsel dünyasında onun önüne koyacak bir olgu arayıp bulmaya
hazırdır. Bir diğer grup da "Bizim Çerkeslerden bir şey olmaz. Asimile olmaya,
yok olmaya mahkûmuz." diye, hiçbir şey yapmaksızın Çerkesler üzerindeki
egemenlerin suyuna gitmeyi yeğlemişlerdir. Sonuncu grup ise Çerkesliğe inanmış,
onu benimsemiş, içselleştirmiş, Çerkesçeyi biliyorsa onunla konuşan ve
çevresine öğreten, bilmiyorsa öğrenme çabasında olandır (Çelik, 2017: 59).
Cevdet Said’in günümüz Çerkeslerinin rol model alabilecekleri özelliklerinden
birisi de “sivil itaatsizliği”dir. Diğeri de dünyalık biriktirmekten çok, onuru
ve haysiyetini kaybetmeden mütevazı yaşamayı bilmektir (Çelik, 2017: 66).
Adamey
Hafız da xekudan sürgün edilen bir ailenin ferdi olarak, 1890 yılında,
Kayseri-Pınarbaşı-Uzunyayla-Alamescit köyünde dünyaya geldi. Kendi babasından
ve Uzunyayla’daki hocalarından aldığı eğitim, El-Ezher’e lise kısmından
başlamasına yetti ve dokuz yıl içerisinde doktoraya kadar birincilikle
eğitimini tamamladı. El-Ezher’de 3 yıl hocalık yaptı. Babasının ölümü sebebiyle
memleketine geri dönmek zorunda kaldı (Atik, 2021; Yüksel, 2014: 293-308).
Adamey Hafız arkasından yazılı eser bırakmasa da birçok öğrenci yetiştirdi
^{12}.
1950-60
yılları arasında Methiye Köyü’ndeki şahsının ve köyün ileri gelenlerinin
finanse ettiği medresesinde öğrenciler yetiştirdi. Adamey Hafız, sıra dışı
giyim kuşamıyla görenleri şaşırtan, gelenek-din oydaşmasını Uzunyayla
Çerkesleri arasında ihdas edebilen bir din âlimiydi (Yüksel, 2014: 300-301).
Din âlimi olmasının yanı sıra toplum önderiydi ve xexeste yaşayan Çerkeslerdeki
El-Ezher’de din adamı yetiştirme geleneğinin de son halkasıydı (Yüksel, 2011:
55-57). Adamey Hafız, dînî sohbetlerinin tamamını Çerkesçe yapan, okullarda ve
sokakta Çerkesçe konuşmanın yasak olduğu dönemlerde dahi dînî pratikleri dilsel
aktivitelerle birlikte ele alarak kırsal kesimde de olsa Çerkesçenin
gelişimini, süreğenliğini ve genç nesillere aktarımını sağlayan önemli bir
hasletin inşacısıdır.
Adamey
Hafız, estetik, güzel, iyi olan her şeye hayran, bilime, bilimsel çalışmalara
ilgili ve bağnazlıktan uzak bir karakterdeydi (Atik, 2021: 49-50). Halk içinde
olmayı sever ve sade bir sosyal yaşamı olması yanında, teknolojiyi kullanmaya
da hemen uyum sağlayabilmekteydi (Atik, 2021: 52-53). Dînî konulardaki
yetkinliğini başkaları üzerinde tahakküm aracı olarak asla kullanmazdı. Dînî
müeyyidelerle geleneksel yaptırımları karşı karşıya getirmekten kaçınırdı. Din
ile geleneğin birbirlerine alan açmalarına imkân tanırdı (Yüksel, 2014:
300-301). Özel ilgi alanı içerisinde miras ve aile hukuku yer almaktaydı (Atik,
2021: 52). Maddî olarak kendi kazandığı ile yetinen, kimseden yardım almayan,
köy imamlığının sadece on yılında devletten maaş alan bir şahsiyetti.
Kip
Selahaddin ise xekudan sürülen bir ailenin oğlu olarak 1930 yılında
Kayseri-Pınarbaşı-Dikilitaş köyünde dünyaya geldi. El-Ezher ekolünden gelen
hocalardan aldığı klasik medrese eğitiminin yanı sıra modern anlamdaki din
eğitimini sentezleyebilen Çerkes din âlimlerinin sonuncusudur. 5 eser
yazmıştır. Kendisinden önceki Çerkes din âlimleri gibi dînî bilgi birikimi ve
statüsü gereği toplum üstü bir imtiyaz oluşturma hevesinden uzak durduğu gibi
her zaman geleneksel ritüeller ve pratikler içerisinde yer alarak halkla
birlikte olmuştur (Yüksel, 2014: 13-23). Hatta şehirlere göçen Çerkeslerin
kurduğu dernek ve sivil toplum kuruluşlarında onur kurulu üyesi olarak onlara
uzun yıllar önderlik etmiştir.
Kip Selahaddin her ne kadar siyaset sahnesine girmiş, Milli
Görüş çizgisine yıllarca hizmet etmiş olsa da onun söylem ve davranışlarında,
toplumsal ilişkilerinde siyaset üstü bir tutumla Adığe olarak doğduğunu, Adığe
olarak yaşadığını ve Adığe olarak hayatını tamamladığını söyleyebiliriz. Onun
en büyük çabası, kendisinden önceki Çerkes din âlimlerinden almış olduğu
bayrağı gelecek nesillere taşımak olmuştur. Bunu da dil ve geleneğin informal
bir yöntemle Uzunyayla Çerkes toplumunda canlı kalabilmesinin mücadele ve
çabasıyla göstermiştir (Yüksel, 2014: 13-23).
Bu
çalışmada, Cevdet Said'in vefatından sonra hakkında yazılanlardan farklı bir
şekilde, El-Ezher ekolünü, dinin Çerkesler için anlamını, Çerkes din adamı ve
mütefekkirlerin beslendiği aura ile oluşturdukları "din adamı"
tipolojisini resmetme çabasında bulunulmuştur.
Görüldüğü
üzere değişik ülke ve şehirlerde dünyaya gözünü açan, aynı eğitim kurumundan
beslenen Zahid El-Kevseri, Adamey Hafız, Selahaddin Kip ve Cevdet Said, aynı
izlek üzerinde "Çerkes olmaktan başka muska takmadan" düşünsel
yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Onlar özlerindeki Adığe/Çerkes karakterini
muhafaza ederek görevlerini icra etmişlerdir. Yaşadıkları döneme birer Çerkes
olarak damgalarını vurmuşlardır. Xeku ve xexesteki mevcut ve gelecekteki
Çerkeslere bıraktıkları örnekliklere ise asla paha biçilemez.
Dr. Nazar Hamit Yüksel
Yorumlar
Yorum Gönder