Doç. Dr. Ayşegül Kuş ile Kafkasya Tarihi ve Müridizm Üzerine Mülakat


– Akademik çalışmalarınız ve Kafkasya’ya yönelme sürecinizden bahseder misiniz?

Akademik çalışmalarımı tarih alanında yürütmekteyim ve özellikle 19. yüzyıl Osmanlı tarihi ile Kafkasya üzerine  çalışmalar yapmaktayım. Son yıllarda araştırmalarımın merkezinde Kafkasya tarihi, bu coğrafyanın toplumsal yapısı ve kültürel özellikleri yer almaktadır. Kafkasya’yı çalışma alanı olarak seçmemin temel nedenlerinden biri, doktora sonrasında doçentlik sürecine hazırlanırken farklı bir konu ve coğrafya üzerinde çalışma gerekliliğidir. Doktora tezimi Doğu Karadeniz Bölgesi’nde, Samsun ile Trabzon arasındaki saha üzerine yürütmüştüm. Bu bölge, tarihsel ve kültürel açıdan Kafkasya ile güçlü bağlara sahiptir. Dolayısıyla Kafkasya’ya yönelmem, hem akademik bir süreklilik hem de yeni bir araştırma alanına açılma anlamı taşımaktadır.

Ayrıca Kafkasya, benim için görece bilinmeyen bir coğrafyaydı. Bu durum, çalışmayı benim açımdan daha da anlamlı hâle getirdi. Çünkü bu alanda nitelikli bir çalışma yapabilmek için yalnızca genel tarih bilgisi değil, aynı zamanda ciddi bir literatür birikimi ve kavramsal hâkimiyet gerekmektedir. Bu  nedenle,  bir yıl boyunca yoğun bir okuma süreci yürüttüm. Kafkasya tarihi, etnografyası ve sosyo-kültürel yapısı üzerine yazılmış yerli ve yabancı çalışmaları inceleyerek alana daha derinlemesine nüfuz etmeye çalıştım.

 

– Kafkasya’nın toplumsal ve kültürel yapısını ele alırken hangi noktalara özellikle odaklandınız?

Kafkasya son derece geniş, çok katmanlı ve etnik açıdan oldukça zengin bir coğrafyadır. Bu nedenle, çalışmalarımda genelleyici yaklaşımlardan özellikle kaçınmaya özen gösterdim. İlk kitabımda ağırlıklı olarak Adige toplulukları, Karaçay- Malkarlar, Osetler,  Dağıstan topluluklarını, yani Kafkasya halklarının sosyo-kültürel yapısını ele aldım. Türkiye’de yaygın biçimde kullanılan “Çerkes” kavramının, bilimsel açıdan sorunlu bir kullanım olduğunu araştırmalarım sürecinde daha net biçimde fark ettim. Türkiye’de  Çerkes tabiri,   genel olarak tüm Çerkessler iöçin kullanılan bir adlandırmadır.  Oysa   bir şemsiye tabir olan Adigeler,  Abzeh, Kabardey, Bjeduğ gibi birçok kabileye ayrılmaktadır. Bu yüzden, Kafkasya’yı ya da Kafkas halklarını tek bir kimlik altında tanımlamak, tarihsel ve sosyolojik açıdan bazı yanıltıcı sonuçlar doğurabilmektedir.

 Bölgenin sosyo-kültürel yapısı içinde  Kafkas topluluklarının  kılık-kıyafet, yeme-içme, inançları,  sanat anlayışları gibi konular  üzerinde durdum.  Çalışmalarım genel olarak tarihsel süreç içinde  Kafkasya’ya seyahat eden Avrupalı seyyah ve araştırmacıların kaleme aldığı seyahatname, hatırat veya günlüklere dayanmaktadır. Kafkasya’nın sahip olduğu jeo-politik ve stratejik öneme bağlı olarak  olmak üzere pek çok Batılı seyyah bölgeyi ziyaret etmiş, gözlem ve incelemlerini ayrıntılı biçimde not almış ve bu gözlemleri daha sonra eserlerinde yayımlamıştır. Bu eserler,  ötekinin penceresinden Kafkasya’nın  siyasi, idari, sosyo-kültürel ve ekonomik yapısının anlamak açısından son derece değerli tarihsel kaynaklar olduğu söylenebilir.

– Seyahatnameler Kafkasya’yı nasıl yansıtmaktadır?

Seyahatnameler  üzerinden yalnızca siyasi ya da askeri gelişmeleri değil, aynı zamanda sıradan insanların  gündelik hayatını da ayrıntılarını da takip edebilmek mümkündür. Seyyah ve araştırmacıların bölge halkları ile iletişime geçerek  onların evlerinde konuk olmaları  Kafksa topluklarının daha yakından gözlemelerine  sebebiyet vermiştir.  Seyyah ve araştırmacıların gezi notlarında  Kafkas halklarının yeme-içme kültürü, misafirperverlik anlayışı, giyim kuşamları, toplumsal ilişkiler ve hatta estetik anlayışları  gibi konular ayrıntılı biçimde ele alınmaktadır. Özellikle Kafkas kadınlarının güzelliği, Avrupalı seyyahların eserlerinde sıkça vurgulanan bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum, dönemin Batılı gözlemcilerinin Kafkasya’ya dair algısını anlamak açısından da oldukça önemlidir.

Bununla birlikte eserlerde  Kafkasya Batı, Orta ve Doğu Kafkasya  olarak adlandırılmaktadır.  Söz gelimi, Adigeler  ağırlıklı olarak Batı Kafkasya’da, Osetler ve Karaçay-Malkarlar Orta  Kafkasya’da Doğu’da özellikle Dağıstan toplulukları   yaşamaktadır   Bölgede çok  farklı etnik  gruplar ve zengin bir dil çeşitliliği olmasına rağmen, Kafkasya’da bu halklar arasında  güçlü bir kültürel olduğunu belirtmek gerekir. Örneğin, yeme- içme kılık kıyafet, , müzik, dans ve folklor gibi alanlarda belirgin benzerlikler  olduğunu söylemek gerekir. Bu durum, Kafkasya’da ortak bir kültürel zeminin varlığına işaret etmektedir.

– Kafkas halklarının tarihsel kimliği ve direniş kültürü hakkında neler söylemek istersiniz?

Kafkas halklarının tarihsel kimliğini şekillendiren en önemli unsurlardan biri, bağımsızlıklarına olan güçlü bağlılıklarıdır. Aile, toprak ve vatan gibi kavramlar Kafkas toplumlarında son derece merkezi bir yere sahiptir. Bu bağlılık ve adanmışlık, özellikle Rusya’ya karşı verilen bağımsızlık  mücadelesinde açık biçimde  görülmektedir. Batılı seyyah ver araştırmacılarının anlatılarında da Kafkas halklarının cesareti, savaşçı kimliği ve özgürlük anlayışı sıklıkla vurgulanmaktadır. Bu özellik, yalnızca Kafkas halklarının bireysel kahramanlıkları ile değil, onların ortak  kolektif bilinçleri ile  ilişkilidir.

 Coğrafi bakımdan Kafkasya’nın dağlık ve engebeli yapısının, sert iklim koşulları ile  bölgenin sahip olduğu  zor yaşam şartlarının da bu mücadeleci kimliğin oluşmasında etkili olduğu söylenebilir.  Buna ek olarak, ulaşımın zor olması, köyler arası etkileşimi sınırlamış; ancak aynı zamanda yerel kültürlerin korunmasını da sağlamıştır. Bu özellikler Kafkasya’yı yalnızca coğrafi değil, stratejik ve jeopolitik açıdan da son derece önemli bir bölge hâline getirmiştir.  Modern dönemlerde de  büyük güçlerin Kafkasya  yönelik ilgisi,  bu tarihsel önemin  hala devam ettiğine işaret etmektedir.

– Müridizm hareketini nasıl değerlendirmek gerekir?

Müridizm hareketi yalnızca dini bir oluşum olarak değerlendirilmemelidir. Bu hareket, aynı zamanda toplumsal ve politik bir direniş biçimi olarak ele alınmalıdır. 18. yüzyılın sonlarında Çeçen asıllı Şeyh Mansur ile başlayan Müridizm, Kafkas halklarının Rusya’ya karşı verdiği bağımsızlık mücadelesinin sembollerinden biri hâline gelmiştir. Şeyh Mansur’un karizmatik liderliği, dini otoritesi ve hitabet gücü halkın onun etrafında bir araya gelesini sağlamıştır. Her ne kadar Kafkas halkları teknolojik olarak güçlü ve düzenli bir orduya sahip olmasa da, bu hareket Rusya gibi güçlü  Emperyal bir güce  karşı önemli başarılar elde etmiştir.

Batılı seyyahlardan İngiliz  Edmund Spencer, Şeyh Mansur’a büyük bir hayranlık duymuş ve onu eserlerinde bir kahraman  olarak tasvir etmiştir.. Ancak tüm bu gelişmelere rağmen Şeyh Mansur, II. Katerina döneminde esir edilmiş ve sürgünde hayatını kaybetmiştir. Onun ardından ortaya çıkan liderlik boşluğu, hareketin uzun süre duraklamasına neden olmuştur. Bu durum, Kafkas direnişlerinde liderlik unsurunun ne denli belirleyici olduğunu açıkça göstermektedir. Ayrıca müridizmin özellikle Doğu Kafkasya’da, Dağıstan ve Çeçen bölgelerinde daha güçlü bir karşılık bulduğunu da vurgulamak gerekir.

– Müridizm hareketini Şeyh Şamil ile bağdaştırarak nasıl açıklarsınız ?

Şeyh Şamil’in hareketin başına geçmesi ile birlikte, Kafkasya’daki direniş hareketiyalnızca bölgesel bir mücadele olmaktan çıkarak uluslararası kamuoyunun dikkatini çeken bir olgu hâline gelmiştir. 19. yüzyılın ortalarında Şeyh Şamil, özellikle Rus İmparatorluğu’na karşı yürüttüğü uzun soluklu direniş sayesinde Batı’da adından sıkça söz ettiren  önemli bir  siyasi figür haline gelmiştir. Avrupa kamuoyu dönemin gazeteleri ve  sanat dünyası Şey Şamil’e yoğun bir  ilgi gösterdiği dikkat çekmektedir. Özellikle Fransız basın ve edebiyatı Şeyh Şamil’e  geniş bir yer ayırmıştır. Örneğin, Paris’te onu konu alan  bir tiyatro oyunun Fransız bir  aktör tarafından canlandırılması, bu ilginin ulaştığı boyutu göstermesi açısından oldukça çarpıcıdır.

Batı dünyasının Şeyh Şamil’e ve Kafkas direnişine duyduğu bu ilginin temel nedenlerinden biri, söz konusu mücadelenin Rusya’ya karşı yürütülüyor olmasıdır. Rus İmparatorluğu’nun yayılmacı politikaları Batı için de bir tehdit unsuru olarak algılanmış, bu nedenle Kafkasya’daki direniş hareketi Batılı devletlerin siyasal çıkarlarıyla örtüşmüştür. Ancak bu ilgi, çoğu zaman romantik bir hayranlık düzeyinde kalmış; fiilî ve sürdürülebilir bir destek anlamında ciddi bir karşılık bulamamıştır. Bu durum, Kafkas halkları açışımdan önemli bir hayal kırıklığı yaratmıştır.

Müridizm hareketinin özellikel Doğu Kafkasya merkezli olarak gelişmesi, direnişin coğrafi sınırlarını da belirlemiştir. Hareketin tüm Kafkasya geneline yayılmaması ve özellikle Adigeler ile Doğu Kafkasya’daki İmamlar  (liderler) arasında kalıcı bir birlik sağlanamaması, mücadelenin etkinliğini sınırlayan unsurlar arasında yer almıştır. Her ne kadar Batı Kafkasya’da da Ruslara karşı  önemli bağımsızlık mücadelesi   verilse de, bu mücadele Doğu Kafkasya’daki kadar örgütlü ve sürdürülebilir bir yapı kazanamamıştır. Bu nedenle, tarihsel anlatılarda Kafkas direnişi büyük ölçüde Doğu Kafkasya ve Dağıstan merkezli olarak ele alınmaktadır.

Zamanla müridizm hareketi kendi içerisinde çeşitli sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Şeyh Şamil döneminde kurulan ve şeriat esaslarına dayanan  siyasi, idari ve ekonomik  yapı, bir tür din devleti niteliği taşımaktadır. Ancak bu yapı, her ne kadar belirli kurallara sahip olsa da,  zaman içinde yolsuzluklar, ekonomik sıkıntılar, Ruslarla bitmeyen savaşların getirdiği ekonomik zorlujklar coğrafi koşulların zorluğu  gibi sorunlar nedeniyle giderek yozlaşmıştır. Özellikle dağlık ve tarıma elverişsiz coğrafyada süren savaş koşulları, halk üzerinde ağır bir ekonomik ve psikolojik baskı yaratmıştır.

Rus ordusunun düzenli, sistemli ve güçlü yapısı, Doğu Kafkasya’daki direnişçi gruplarla kıyaslandığında belirgin bir üstünlük sağlamıştır. Rusların uyguladığı yakıp-yıkma politikaları, yalnızca askeri değil, aynı zamanda ekonomik ve demografik  sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Tarım alanlarının tahrip edilmesi, halkın geçim kaynaklarını ortadan kaldırmış; açlık ve yoksulluk, direnişin toplumsal tabanını zayıflatmıştır. Başlangıçta aşılabilir görünen bu sorunlar, zamanla halkın direncini kırmış ve motivasyon kaybına yol açmıştır.

Bu ortam, Rusya’nın bölge içerisinde ajanlar, iş birlikçiler ve yerel aktörler üzerindeki nüfuzunu artırmasını kolaylaştırmıştır. Rusya’nın yerel liderleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme politikası, tarihsel süreklilik göstermektedir. Günümüzde Çeçenistan örneğinde görüldüğü üzere, Rusya’nın bazı yerel liderleri  kimi imtiyazlar sağlayarak yanına çekmek ve kendisi ile işbirliği  yapmalarını sağlama yönünde bir politika izlediği söylenebilir. Bu durum, geçmişte yaşanan direniş deneyimleriyle karşılaştırıldığında, Rusya’nın bölgeyi kontrol altına alma stratejisinin fazla  değişmediğini göstermektedir.

Şeyh Şamil, direnişin zayıfladığı bir dönemde Gunib Köyü’nde Ruslara esir düşmüş ve ailesiyle birlikte Rusya’ya götürülmüştür.. Ancak onun esareti, klasik anlamda bir tutsaklık sürecinden farklıdır. Rus yönetimi, Şeyh Şamil’i öldürmek yerine, ona iyi muamele ederek kendi gücünü ve “medenî” yüzünü göstermek istemiştir. Bu bağlamda,  Şamil ve ailesi için   özel bir ev  tahsis edilmiş ve  sosyal hayata katılması teşvik edilmiştir. Aslına onun Rusya’da  iken Rus çarı ile birlikte balolara katılması, müzeleri gezmesi ve kamusal alanda görünür  olması ,  Ruslar tarafından yürütülen bilinçli bir propaganda politikasının parçasıdır.

Bu süreçte Şeyh Şamil, sürekli gözetim altında tutulmuş ve onun gözetimi için Rus subay Runovski görevlendirilmiştir. Runovski, Şamil ile geçirdiği yılları hatıratında ayrıntılı biçimde aktarmıştır. Her ne kadar Şamil kamusal alanda serbestçe dolaşıyor gibi görünse de, tüm bu faaliyetler Rus devletinin kontrolü altındadır. Şamil’in hac ibadetini yerine getirme talebi dahi uzun süre reddedilmiş; ancak yıllar sonra, yakın ilişki içinde Rus komutan Baryatinski sayesinde bu izni alabilmiş ve hac ziyaretini yerine getirmiştir.

Şeyh Şamil’in Rus komutan Baryatinski ile kurduğu yakın ilişki, dönemin karmaşık güç ilişkilerini yansıtan önemli bir örnektir. Bu ilişki, Şamil’in ölümünden sonra dahi devam etmiş; Baryatinski, Şamil’in ailesine maddi ve manevi destek sağlamıştır. Şamil’in oğullarından birinin Rus ordusunda, diğerlerinin ise Osmanlı ordusunda görev yapması, Kafkas direnişinin çok yönlü ve çelişkili tarihsel mirasını ortaya koymaktadır.

Her ne kadar müridizm hareketi Şeyh Mansur ile başlamış olsa da, tarihsel anlatılarda bu hareket büyük ölçüde Şeyh Şamil ile özdeşleşmiştir. Romanlar, şiirler, tiyatro oyunları ve gazeteler aracılığıyla Şeyh Şamil, direnişin adeta sembol ismi hâline gelmiştir. Bugün dahi kamuoyunda Kafkas direnişi denildiğinde akla ilk gelen isim Şeyh Şamil’dir. Bu durum, tarih yazımında sembolik figürlerin belirleyici rolünü açıkça göstermektedir.

Müridizm hareketi, yalnızca kendi dönemiyle sınırlı kalmamış; sonraki direniş hareketleri için de önemli bir ilham kaynağı olmuştur. Özellikle Çeçenlerin Rusya’ya karşı yürüttüğü mücadelede, müridizmin ideolojik ve sembolik etkileri açıkça hissedilmektedir.

— Günümüz Kafkas diasporasında bu tarihsel mirasın nasıl aktarıldığını düşünüyorsunuz? Bu durum Kafkasya çalışmalarının geleceği açısından ne ifade etmektedir?

Günümüz Kafkas diasporasında tarihsel mirasın aktarımı büyük ölçüde kültürel faaliyetler üzerinden gerçekleşmektedir. Folklor, dans ve dernek çalışmaları kimliğin görünür kılınması açısından son derece önemlidir; ancak bu faaliyetler tarihsel bilgiyle desteklenmediğinde yüzeysel bir aidiyet algısı üretme riski taşımaktadır. Özellikle genç kuşakların, Kafkasya tarihinin siyasal ve toplumsal boyutlarına yeterince hâkim olmadığını söylemek mümkündür.

Bu durum, Kafkasya çalışmalarının geleceği açısından önemli bir sorun teşkil etmektedir. Tarihsel bilinçten yoksun bir kültürel aktarım, kimliğin yalnızca sembolik bir düzeyde yaşatılmasına yol açmaktadır. Oysa Kafkasya gibi tarihsel olarak büyük güçlerin rekabet alanı olan bir coğrafyayı anlamak, yalnızca kültürü yaşatmakla değil,  bölgenin tarihsel altyapısını bilerek sağlıklı analizler ile mümkündür.  Bu yüzden, Rusya’nın günümüzde bölgeye yönelik yürüttüğü politikaları, yerel aktörlerle kurduğu ilişkileri ve jeopolitik stratejilerini doğru okuyabilmek için bölgenin  tarihsel arka planın bilinmesi  oldukça önemlidir

Bu nedenle Kafkasya çalışmalarının,  sadece  etnografik ya da folklorik bir çerçevede değil aynı zamanda  tarih, siyaset ve uluslararası ilişkiler bağlamında ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle genç kuşakların akademik çalışmalara yönelmesi, bu tarihsel mirasın sağlıklı biçimde aktarılması ve sürdürülebilir hale gelmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Ancak bu şekilde Kafkasya’nın geçmişi ile bugünü arasında güçlü bir bağ kurulabilir.

OMÜKAF

(Ondokuz Mayıs Üniversitesi Kafkasya Araştırma Topluluğu)

 

 

 

Yorumlar

Popüler Yayınlar